9 Mayıs 2017 Salı

Sentez


Yirmili yaşların başlarında bir birey olarak kendini bulma ve bu dünyada etkili, üretken, evrensel ahlaki değerler çerçevesinde iyi diye nitelendirilen bir insana  gelişme aşamasına kendimi soktuğum metafor olarak koza diye belirlediğim bu süreçte kendimi eleştirip hiçbir taraf gözetmeksizin bana verilmiş ideolojileri bir kenara çekip insanlığa iyi hizmet edebilecek ve geliştirebilecek, art niyet içermeyen, kimsenin özgürlüğünü ve bireyselliğini indirgemeyen fikirlere açtım kendimi.
            Doğduğum Türkiye şartları,  milletimin ve artık bizden olan halkların en refah ve özgür dönemidir şüphesiz. Lakin insani değer ve fikirlerin gelişmekte olduğunu maalesef söylemeyeceğim çünkü yanlış batılılaşma hatta doğulaşma, Araplaşma gibi bizden olmayan bizim değer ve yargılarımızı bizden uzaklaştırıp kültürel, sanatsal ve düşünsel aşamada Türk’ün özünde muhafaza edilmiş daima ilerleme ki bu; ilim, bilim sanat, kültür, hoşgörü ve özgürlük gibi tarihsel süreçte bunları uygulayan ülkeleri yükseltmiş olan kavramları bir kenara bırakıp sadece refah ve fiziksel doygunluk içeren düşünceler açığa çıkmış durumda. Bu sürecin başlamasında etkili olan fikirler bireysel olarak geçmişin zor şartları, tekrar o dönemlere dönmenin korkusu, Avrupa’nın maddi, bilimsel ve sanatsal yüksekliğinden doğan imreniş hatta kıskanış kişiyi kendi çevresinden uzaklaştırıp başka diyarlar ve taze kanlar aramaya yöneltmiştir. Halbuki Atatürk’ün dediği laf onun torunları tarafından ne yazık ki unutulmuştur. ‘’Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.’’ İster Atatürk’ü sevin ister sevmeyin bu sözün doğruluğunu aklı başında hiçbir birey yadsıyamaz. Lakin insanlar yönelimlerini kendi içinde aramaktan ziyade hep bir örnek üzerinde yoğunlaşırlar ve buna idol adını verirler. Herkesin bir idolü vardır aslında bunun olmaması daha da sıkıntılıdır ama idol belirlerken birtakım ölçütlerden de ayrılmamak gerekir ki ilerleme ve gelişme asla durmasın.

            Tarihe baktığımız zaman bu dünyanın yaradılışından, insanın yeryüzüne bırakılışından beri bir döngünün içerisinde olduğumuz aşikardır hatta bu döngünün en çetrefilli aşamasında yaşayan sanatçılar bunu dile getirmiştir bir an önce döngünün güzel zamanlarına geçmek adına. Mekan, dekor değişir, insanlar değişir fakat roller her zaman aynıdır yalnız verilen görevlerin ne ustalıkla yerine getirilip getirilmediği oyuncunun yani kişinin ayrıcalığıdır. Bu noktada her kişi ayrıcalıklı, özel bir konumda olmak ister ve bu düzlemde farklılıklarını ön plana çıkartmak amacıyla içgüdüleri devreye girip iki unsur çerçevesinde bu tiyatroda oynarlar. Ben daha basit, kolay ve sığ bir yaklaşım olan negatif farklılığı ele alacağım.
            Öncelikle benim derdim düşünen insanladır ki hayatın her yönüyle değil de tek bir yönünden başarılı olmaya çalışan zihniyetler etrafında bulduğumda kendimi rahatsızlık duyduğumu ta lise zamanlarımdan beridir anımsıyorum. Artık reşit bir birey ve üniversite eğitimi alan bir kişi olduğum için bu dünyadaki yaşamın tek bir olgudan ibaret olmadığını anlamış halde buluyorum kendimi.

            Tarih gösteriyor ki negatif farklılık bağlamında iyi insanlar bu yaklaşımlardan çok zarar görmüşlerdir. Öğrendiğim bilgiler ışığında bunları yazmak istedim. Öncelikle Avrupa’nın değişimi hakkındaki bilgilerimi anlatmak isterim bu kendi tarihime uzak olduğumdan değil çevremdeki negatif farklılık içerisinde olan insanların gözleri hep batıya dönük olduğundan onlara bakıp, yaklaşıp asıl doğruluğun yönlerde değil bireyin kendi içerisinde olduğunu açıklamak adına seçtim. Orta çağ Avrupa’sı düşünce ve pozitif bilimleri geliştirme ve insani değerleri yükseltmek amacıyla humanizmi yani insan sevgisini ortaya çıkartmışlardır lakin bu sadece burjuva sınıfını aristokrasiye yaklaştırıp köleyi köle olarak bırakmışlardır. Bu o zamanın ve çevrenin düşünce yapısına göre doğal bir olumlu gelişimdir bence lakin sonraları konumuz olan asıl evreler başlar. Humanizm paralelinde Klasisizm devreye girer basit bir anlatımla bilgiyi ve doğruyu bulmaya çalışan Avrupa akla yönelir ve duyguyu bilgiyi bulmada yanlış ölçüt kabul eder. Sonrasında halk isyan edip milliyetçiğin getirdiği fikirlerle ihtilal yaparak Avrupa düşünce tarzını değiştirerek Romantizmi benimser bu da duyguculuk, coşumculuk anlamına gelir yani insanlar artık aklı değil duyguya ve bireyin isteklerine güvenir. Yani Avrupa insanı akılcılığa karşı duyguculuğu bir antitez halinde uygular. İşte reddettiğim fikirler tam olarak bunlardır.
            Zıtlıklar; ak ve kara, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, gerçek ve hakikat… biri var olmadan öteki düşünülemez genel itibariyle. Ama akıl yoluyla çıkmış bir takım akımların yine aynı şekilde çıkan bir akımı zıtlık haline getirmesi fikrimce mantıklı değildir köken ve teori bağlamında antitez olabilir fakat uygulamada sentez haline getirilmeleri daha gerçek ve olumlu sonuç verecektir kanaatimce, hakikati nedir kim bilir? Bu iki unsur yani akılcılık ve duyguculuk; diğer akımların kavramsal olarak buluştuğu iki antitez. Neden biri kabul görüp öteki horlansın ki? Var mıdır sevgiyi hissetmeyip, matematik, fizik gibi akılla algılanabilen olguları kullanmayan?
            İşte ölçülü olamayanlar günümüzde çok fazla olduğundan tek bir yönde sivrilme gerçekleşip tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlar nitelikte kişiler haline geliyor. Hayatta mutlu olmaya çalışmayın emin olun huzur daha etkili bir histir ve bilgiye hakim kişinin sorumluluğu çoktur bu sorumluluğu yerine getirmek insana huzur ve ardından mutlu bir yaşam getirir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder