Yirmili yaşların başlarında bir birey olarak
kendini bulma ve bu dünyada etkili, üretken, evrensel ahlaki değerler
çerçevesinde iyi diye nitelendirilen bir insana gelişme aşamasına kendimi soktuğum metafor
olarak koza diye belirlediğim bu süreçte kendimi eleştirip hiçbir taraf
gözetmeksizin bana verilmiş ideolojileri bir kenara çekip insanlığa iyi hizmet
edebilecek ve geliştirebilecek, art niyet içermeyen, kimsenin özgürlüğünü ve
bireyselliğini indirgemeyen fikirlere açtım kendimi.
Doğduğum Türkiye şartları, milletimin ve artık bizden olan halkların en
refah ve özgür dönemidir şüphesiz. Lakin insani değer ve fikirlerin gelişmekte
olduğunu maalesef söylemeyeceğim çünkü yanlış batılılaşma hatta doğulaşma,
Araplaşma gibi bizden olmayan bizim değer ve yargılarımızı bizden
uzaklaştırıp kültürel, sanatsal ve düşünsel aşamada Türk’ün özünde muhafaza
edilmiş daima ilerleme ki bu; ilim, bilim sanat, kültür, hoşgörü ve özgürlük gibi
tarihsel süreçte bunları uygulayan ülkeleri yükseltmiş olan kavramları bir
kenara bırakıp sadece refah ve fiziksel doygunluk içeren düşünceler açığa
çıkmış durumda. Bu sürecin başlamasında etkili olan fikirler bireysel olarak
geçmişin zor şartları, tekrar o dönemlere dönmenin korkusu, Avrupa’nın maddi,
bilimsel ve sanatsal yüksekliğinden doğan imreniş hatta kıskanış kişiyi kendi
çevresinden uzaklaştırıp başka diyarlar ve taze kanlar aramaya yöneltmiştir.
Halbuki Atatürk’ün dediği laf onun torunları tarafından ne yazık ki
unutulmuştur. ‘’Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.’’ İster
Atatürk’ü sevin ister sevmeyin bu sözün doğruluğunu aklı başında hiçbir birey
yadsıyamaz. Lakin insanlar yönelimlerini kendi içinde aramaktan ziyade hep bir
örnek üzerinde yoğunlaşırlar ve buna idol adını verirler. Herkesin bir idolü
vardır aslında bunun olmaması daha da sıkıntılıdır ama idol belirlerken
birtakım ölçütlerden de ayrılmamak gerekir ki ilerleme ve gelişme asla
durmasın.
Tarihe baktığımız zaman bu dünyanın yaradılışından,
insanın yeryüzüne bırakılışından beri bir döngünün içerisinde olduğumuz
aşikardır hatta bu döngünün en çetrefilli aşamasında yaşayan sanatçılar bunu
dile getirmiştir bir an önce döngünün güzel zamanlarına geçmek adına. Mekan,
dekor değişir, insanlar değişir fakat roller her zaman aynıdır yalnız verilen
görevlerin ne ustalıkla yerine getirilip getirilmediği oyuncunun yani kişinin
ayrıcalığıdır. Bu noktada her kişi ayrıcalıklı, özel bir konumda olmak ister ve
bu düzlemde farklılıklarını ön plana çıkartmak amacıyla içgüdüleri devreye
girip iki unsur çerçevesinde bu tiyatroda oynarlar. Ben daha basit, kolay ve
sığ bir yaklaşım olan negatif farklılığı ele alacağım.
Öncelikle benim derdim düşünen insanladır ki hayatın her
yönüyle değil de tek bir yönünden başarılı olmaya çalışan zihniyetler etrafında
bulduğumda kendimi rahatsızlık duyduğumu ta lise zamanlarımdan beridir
anımsıyorum. Artık reşit bir birey ve üniversite eğitimi alan bir kişi olduğum
için bu dünyadaki yaşamın tek bir olgudan ibaret olmadığını anlamış halde
buluyorum kendimi.
Tarih gösteriyor ki negatif farklılık bağlamında iyi
insanlar bu yaklaşımlardan çok zarar görmüşlerdir. Öğrendiğim bilgiler ışığında
bunları yazmak istedim. Öncelikle Avrupa’nın değişimi hakkındaki bilgilerimi
anlatmak isterim bu kendi tarihime uzak olduğumdan değil çevremdeki negatif
farklılık içerisinde olan insanların gözleri hep batıya dönük olduğundan onlara
bakıp, yaklaşıp asıl doğruluğun yönlerde değil bireyin kendi içerisinde
olduğunu açıklamak adına seçtim. Orta çağ Avrupa’sı düşünce ve pozitif
bilimleri geliştirme ve insani değerleri yükseltmek amacıyla humanizmi yani
insan sevgisini ortaya çıkartmışlardır lakin bu sadece burjuva sınıfını
aristokrasiye yaklaştırıp köleyi köle olarak bırakmışlardır. Bu o zamanın ve
çevrenin düşünce yapısına göre doğal bir olumlu gelişimdir bence lakin
sonraları konumuz olan asıl evreler başlar. Humanizm paralelinde Klasisizm
devreye girer basit bir anlatımla bilgiyi ve doğruyu bulmaya çalışan Avrupa
akla yönelir ve duyguyu bilgiyi bulmada yanlış ölçüt kabul eder. Sonrasında
halk isyan edip milliyetçiğin getirdiği fikirlerle ihtilal yaparak Avrupa
düşünce tarzını değiştirerek Romantizmi benimser bu da duyguculuk, coşumculuk
anlamına gelir yani insanlar artık aklı değil duyguya ve bireyin isteklerine
güvenir. Yani Avrupa insanı akılcılığa karşı duyguculuğu bir antitez halinde
uygular. İşte reddettiğim fikirler tam olarak bunlardır.
Zıtlıklar; ak ve kara, iyi ve kötü, doğru ve yanlış,
gerçek ve hakikat… biri var olmadan öteki düşünülemez genel itibariyle. Ama
akıl yoluyla çıkmış bir takım akımların yine aynı şekilde çıkan bir akımı
zıtlık haline getirmesi fikrimce mantıklı değildir köken ve teori bağlamında antitez
olabilir fakat uygulamada sentez haline getirilmeleri daha gerçek ve olumlu
sonuç verecektir kanaatimce, hakikati nedir kim bilir? Bu iki unsur yani
akılcılık ve duyguculuk; diğer akımların kavramsal olarak buluştuğu iki antitez.
Neden biri kabul görüp öteki horlansın ki? Var mıdır sevgiyi hissetmeyip,
matematik, fizik gibi akılla algılanabilen olguları kullanmayan?
İşte ölçülü olamayanlar günümüzde çok fazla olduğundan
tek bir yönde sivrilme gerçekleşip tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunu
kanıtlar nitelikte kişiler haline geliyor. Hayatta mutlu olmaya çalışmayın emin
olun huzur daha etkili bir histir ve bilgiye hakim kişinin sorumluluğu çoktur
bu sorumluluğu yerine getirmek insana huzur ve ardından mutlu bir yaşam
getirir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder